Doğarken Ağladı İnsan

Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin kimseyi.

Hayatta hep mutlu olmamız gerektiğini düşünürüz. Her şey yolunda gitmeli. Hep güçlü, huzurlu olmalı ve dik durmalıyız. Kimseye zayıflıklarımızı, kusurlarımızı göstermemeliyiz. Güçlü olmalı, yola devam etmeli, acıları ve diğer tüm olumsuzlukları bir kenara itmeliyiz.

Belki de en büyük hatayı böyle düşünerek yaptık. Mutluluğa ve diğer tüm iyi duygulara gereğinden fazla değer verdik. Onları fazlaca büyüttük gözümüzde. Elbiselerini yalana kaptıran doğruluk gibi bir kenarda dinlenmeyi ve önemsenmeyi bekleyen acıları ise hep elimizin tersiyle ittik. Acımasızca kapıyı gösterdik onlara. Onlar da zihnimizin derinlerine kaçtılar. Daha da güçlü döneceklerini iyi bildiklerinden bu gidiş onlar için pek bir şey ifade etmedi haliyle. Biz ise bir günü daha kurtarmanın verdiği yalancı huzurla daldık işe güce. Bizi oyalayan ve gerçek olmadığını bildiğimiz şeylere.

Ne vakit acıların daha büyüğü ile karşılaştık, o zaman anladık içine düştüğümüz durumu. İnsanın yalnızca mekan değiştirebildiğini, kendinden kaçamadığını öğrendik şaşkınlıkla. Oysa mekan, insan, kıyafet ya da alışkanlık değiştirirsek kaçarız sanmıştık. Öyle ya “tebdil-i mekanda ferahlık var”dı. Fakat tebdil ettiğimiz mekanda yalnız başımıza kalınca fark ettik ki sorun mekanlarda, insanlarda ya da başka şeylerde değildi. Sorun bize bakıyordu, aynadan el sallıyordu.

Her şey duruyordu öylece. Elveda diyemediklerimiz, hayır cevabını vermeye cesaret edemediklerimiz, uğruna savaşma imkanımız varken kaçtıklarımız, kendi yarattığımız dünyaya ve profile uydurup gerçeklerle uyuşmayınca kızıp bağırdıklarımız, rol yaptığına inandıklarımız, ne yaptığını anlamadıklarımız, utançlarımız, acılarımız, değer yargılarını oluşturamamış bir insana dönüşmüşlüğümüz… Daha neler neler. Orada öylece duruyormuş hepsi. Biz kafamızı çevirdikçe yok olur sandığımız her şey öylece duruyormuş.

Doğarken ağladı insan. Bunun son olmayacağını biliyordu. Yalanın, sahteliğin, nezaketsizliğin, düşüncesizliğin, değer bilmezliğin, kaçıp gitmelerin, ölümün, kısıtlanmanın kendisini yiyip bitireceğini ve tüm bunları gözyaşlarıyla kabul etmesi gerektiğini biliyordu. Ama insanı insan yapan da bu ya. Olmayacağını bile bile dua eder her gece. Sabırla bekler. Umut eder. Ve bir akşamüstü gerçek, yalana kıyafetini kaptırmanın öfkesiyle ve en çıplak haliyle gelip çalıverir insanın kapısını. Oğuz Atay’ın da yazdığı gibi “…yıpranmış ümitlerden taze ümitsizliklere kesiksiz bir geçiş.”tir bu.

Ve insan bir akşamüstü ansızın yorulur.

Fakat ölümden önceki her kısa öykünün sonunda olduğu gibi insan yeni umutlara doğru koşar. Çünkü insan en çok umudu sever, en çok umudu sevmeyi sever.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: