İki Dünyanın Birleştiği Kapı: ATİYE

Atiye sonsuzluk, sonsuz zamana sahip olmak demek değildir. Zamansızlık demektir.

– zühre (atiye, netflıx)

Mistik şeylere, kadere ya da bir yaratıcıya inanıyor musunuz bilmiyorum. Her şeyin aslında bir sebebi olduğu, kendimizden daha büyük ve anlamlı bir şeye hizmet ettiğimiz, onun parçası olduğumuz fikri bazen rahatlatıcı oluyor bana göre. Elinizden gelen her şeyi yaptığınızda bile başarısız oluyorsanız bu başarısızlığın enkazını böyle fikirlerle toplayabiliyorsunuz. Kimileri kolaya kaçmak da diyebilir buna. Bu da bir fikir.

Atiye, konusunu bunlardan alıyor. Doğaüstü olaylar, tarihin en eski tapınağının da içinde olduğu Göbeklitepe ile bağlantılı olaylar ve kişiler, doğaüstü güçleri olduğunu gördüğümüz Atiye, babasının emanetini ve dolayısıyla mesleğini miras almış Erhan ve onlara inanmayan insanlar. Böyle dizilerde kendini adamış bir ya da birkaç kişinin yanında, hiçbir şekilde onların inandığı şeylere inanmayan ve onlara deli ya da çılgın muamelesi yapan bir grup insan mutlaka olur zaten.

Görsel: https://www.imdb.com/title/tt10075318/mediaviewer/rm3639706369

Bu yazıda bir dizi eleştirisinden ziyade dizinin ele aldığı konuları kendi bakış açımla yorumlamaya çalışacağım. Genel olarak dizinin teknik ve senaryo kısımlarını ele alan birçok insan olacaktır zaten. Ben genelde dizilerin konularını yorumluyorum ve teknik adına hiçbir şey bilmediğim için o konuları anlayanlara bırakıyor, bu blogda duygusal takılıyorum.

Atiye’nin konu olarak ele aldığı asıl şey “kendini keşfetmek”. Bunu bir sürü kişisel gelişim sayfasından duymuşsunuzdur. Hatta artık bıkkınlık yarattı bu mesele. Nereyi açsak “kendini tanı, kendini sev, kendine aşık ol, bayıl kendine, sen yaparsın, aslansın, kaplansın, sen her şeysin ya!, vallahi helal!” minvalinde gazlayan ama faydasız cümleler patlıyor suratımıza. Peki ya gerçekler? Yaptığınız hatalar? Aptal durumuna düştüğünüz zamanlar? Bile isteye kötülüğü seçtiğiniz anlar? Eksikleriniz? Aynaya baktığınızda utançtan kriz geçirmenize sebep olan olaylar? O zaman da “aslan” mısınız? O zaman da”her şeyi yapan, kararlı, mutlu, özgüvenli kaplan çeyreği” misiniz? Kendinize bile itiraf edemediğiniz kötülükler kafanızın içinde meydan savaşı çıkarırken, itiraf etmeniz gereken, günah çıkarmazsanız vicdan azabından öleceğiniz hatalarınız gölge gibi sizi takip ederken de “en olgun, en iyi, en sabırlı” siz misiniz? Vicdanınız her zaman temiz mi? Yoksa her şey iki kuru laftan mı ibaret?

Atiye tüm bu sorulara, sıkışıp kaldığı mağarada cevap vermek zorunda. Etrafında kendini kötü hissettiği, vicdanen asla rahat olamadığı her türlü anı var. Öyle ki bunlardan en zoru sayabileceğimiz, küçükken kız kardeşinin ölmesini istediği an bile oracıkta duruyor. Ve hepsiyle yüzleşmek zorunda artık. Kaçamaz çünkü yeterince kaçtı. Kaçacak hiçbir yeri, kimsesi yok artık. Ne annesi, ne babası, ne kardeşi, ne sevdiğini sandığı adam, ne gerçekten sevdiği kişi yok artık. En karanlık tarafları önünde duruyor ve Atiye de çok iyi biliyor ki o karanlık taraflar da onun bir parçası. Atiye varsa, o karanlık taraflarıyla var. Çünkü insan bundan ibarettir aslında. İçinde melek ile şeytanı taşıyan, büyük bir iyiliğe ve en dipteki kötülüğe muktedir, bir damla kan ve bin endişeden oluşmuş insan.

Böyle ağır bir yüzleşme olmazsa ne mi olur? Bence, böyle bir yüzleşme hiç yaşanmazsa dizide de bahsedilen, iki dünyanın birleştiği o kapıdan elimiz boş geçeriz. Hiçbir şey tatmamış, asla dans etmemiş, kendi aynasına bakmaya cesaret edememiş bir korkak olarak gideriz “öte taraf”a. Ya da sonraki aşamanın ne olduğuna inanıyorsanız, oraya.

O kapıdan geçmeden kendi mağaramızda sıkışmamız ve canımız yana yana kendimizle yüzleşmemiz dileğiyle…


Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: