Rüya*yı Gören Kim?: Kelebeğin Rüyası

Benden zarar gelmez
Kovanındaki arıya
Yuvasındaki kuşa;
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelerde
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünya ortasında.”

Yukarıdaki naif dizeler kelebek ömürlü şairlerden Rüştü Onur’a ait. Bilmem adını duydunuz mu? Bir yerlerde rastladınız mı kendisine? Benim de kendisiyle tanışmam kendisini, yakın arkadaşı Muzaffer Tayyip Uslu’yu ve hocası Behçet Necatigil’i anlatan “Kelebeğin Rüyası” filmiyle oldu. Geç kaldığım filmlerden birini daha elimden geldiğince hakkını vererek yazmaya çalışacağım.

Malumunuz delice hırslarımız, hayallerimiz, dertlerimiz, acılarımız, acı sandıklarımızla oradan oraya koşarken hayat birden durdu. Mesajları “ok, bye, napıyorsun, uyudun mu?” sığlığında, sohbetleri “güncel dedikodular, futbol, ders notları” çapında, hiçbir şeye ve kimseye vakti olmayan(!), meşguliyetten ölen(!), atom parçalayıp zaman makinesi icat eden çok meşgul insanlar olarak bir süre evde kalmamız gerektiği söylendi. Haliyle her şey yavaşladı, kimsenin bir yere yetişmek zorunda olmadığı ilginç bir zaman dilimi başladı hepimiz için. Böyle zamanları da en güzel anlatanlar hep şairler olmuştur sanıyorum. Derin düşüncelerin, ruhu yakıp kavuran duyguların temsilcisidir onlar.

“Kelebeğin Rüyası” filmi de ismi pek bilinmeyen iki şairin hayatını anlatıyor. Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu, okuduğum yere yakın bir kentte, Zonguldak’ta doğup büyüyorlar. Yedi Güzel Adam dizisinde de görmeye alışkın olduğumuz gibi elindeki üç kuruşu kitaba, dergiye veren bu naif insanlar bir yandan da dönemin popüler dergilerinden biri olan Varlık’a şiirlerini gönderiyor. Başlarına gelenleri anlatmak, filmi anlatmak manasına geleceği için olaylardan ziyade yaşama biçimlerinden, karakterlerinden ve yaşadıkları zamandan bahsedeceğim.

İkisi de pek bir ince düşünceli, kırılgan, naif. Birbirleriyle girdikleri rekabette bile ince düşünmekten vazgeçmiyorlar. Her anları derin, keyifli sohbetlerle örülü. Arkadaşlıkları, aşkları, öğrenci olma bilinçleri kendine özgü. Belki de bu kadar yoğun yaşadıkları için ömürleri kelebeklerinkine benzemiştir, kim bilir.

İkinci Dünya Savaşı dönemi Zonguldak’ı ise Karadeniz’e aşina olanların bildiği üzere kasvetli. Denizi hırçın, havası gri, madeninde insanın tere, toza, hayallere karışıp yok olduğu bir coğrafya. Sanırım bazı yerler insanı şair olmaya yahut ölmeye mecbur ediyor. Neyse ki kahramanlarımız şair olmayı seçip bize umut veren, çağları aşan şiirlerini yazıyorlar. Bizim de böyle ne idüğü belirsiz bir çağda tutunacak dalımız oluyor böylece.

Bu kasvetli coğrafyaya bir de İkinci Dünya Savaşı gerçeği eklenince insan tıpkı Stefan Zweig gibi doğacak güneşten şüphe eder hale geliyor. Radyoda milliyetçiliği ve dini kullanıp nutuk atan sözde lider Hitler, bünyelerde ızdırap çektirmeden bırakmayan verem illeti, hayallerde mutlu bir hayat. Tüm bunlara rağmen tıpkı Nazım Hikmet’in sözünü ettiği gibi yaşamayı ciddiye alan iki genç adam.

Rüştü Onur’a hayat veren Mert Fırat’ın, Muzaffer Tayyip Uslu’yu canlandıran Kıvanç Tatlıtuğ’un ve Mediha Sessiz’i oynayan Farah Zeynep Abdullah’ın oyunculukları hakkında da bir paragraf yazmak isterdim fakat kabiliyetimi aştığı için hiç cüret etmeyeceğim.

Kelebeğin Rüyası filmini izlemek isteyenlere şimdiden iyi seyirler.


*Rüya: Kelebek olduğunu gören insan mı, insan olduğunu gören kelebek mi olduğumuzu asla bilemeyeceğimiz, fenalıkların da tıpkı hayaller gibi gerçek olabileceği bir garip diyar.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: