Zaman*sızlık: Doctor Who

Silah mı istiyorsun? Kütüphanedeyiz!

– The Doctor (Doctor Who, BBC)

Bir çocuğun hayali arkadaşı, bir diğerinin en sıkı dostu, kimileri tarafından beklenen, bazılarınca canavar olarak bilinen, evrenin en yaşlı simalarından biri. Arkasında bıraktığı her hikaye ile bizi, içimizden söküp atmak istediklerimize tekrar inandıran adam/kadın.

Hakkını asla veremeyeceğim, bu yazıyı yazmaya cüret ederken dahi defalarca düşündüğüm tek dizi Doctor Who. Kimileri fazla çocuksu ya da ergence bulurken kimileri de kopamıyor bu diziden.

Dizi bir bilim kurgu dizisi. Uzay ve zamanda yolculuğu konu ediniyor ve aynı konuda ortaya çıkarılmış yapımlardan bazı yönleriyle ayrılıyor.

Bunlardan ilki güzeller güzeli zaman makinemiz TARDIS. İngilizce “Time and Relative Dimension In Space” yani “Zaman ve Uzayda İzafi Boyut” kelimelerinin baş harflerinden türetilmiş. Bu adı kendisine ilk Doktor’un yol arkadaşı ve torunu Susan Foreman veriyor ve sanırım başka bir ismi kullanmak da böyle bir uzay gemisine haksızlık olurdu. TARDIS’e ilk kez giren zavallı insanların ilki tepkileri genelde hep aynı oluyor. “İçi dışından daha mı büyük? Ama nasıl olur?”

Bu tepkiyi vermelerinin sebebi ise şu: TARDIS dışarıdan bir telefon kulübesi gibi gözükse de içi bir uzay gemisi. Havuzu, kütüphanesi, yatak odaları olan bir otel adeta. Bilge Zaman Lordları’nın kendilerine has bir mühendislikle geliştirdikleri ve küçücük bir telefon kulübesinin içine farklı bir boyutu sığdırdıkları bir zaman makinesi. Aslında TARDIS’e sadece “zaman makinesi” veya “uzay gemisi” demek son derece yanlış çünkü TARDIS’in bir ruhu var. Hissediyor, gözlemliyor ve Doktor’u herkesten iyi tanıyor çünkü diğerleri gibi çeşitli sebeplerle Doktor’dan ayrılmak zorunda kalmadı ve Doktor’un macerasına başından beri şahitlik ediyor. “Onu gitmek istediği yere değil, gitmesi gereken yere götürüyor.”

Doctor Who’yu şahsına münhasır bir dizi haline getiren özelliklerden biri ise elbette Doktor’un rejenerasyon geçirebilmesi. Yani ölmek üzere olduğunda tüm hücreleri yenileniyor ve Doktor farklı bir görüntü ve kişilikle yoluna devam edebiliyor. Şu ana kadar Savaş Doktor’u hariç 13 Doktor gördük ve hepsi kendine has karakterleriyle diziye renk kattı. Diziye ilk başladığınız Doktor’un yeri ayrı olsa da, zamanla her Doktor’u seviyor ve benimsiyorsunuz. Örneğin Doktor’un eğlenceli ve çocuksu halleri Matt Smith’in canlandırdığı 11. Doktor’da hayat bulurken, kötülüğe daha yatkın, sarılmaktan hoşlanmayan ve daha karanlık olan tarafını ise Peter Capaldi’nin 12. Doktor’unda izledik. Her Doktor kendi hikayesi içinde bize bir şeyler anlatmaya çalıştı ve zamanı geldiğinde sahneden çekildi çünkü “aslına bakarsanız herkes değişir.”

Doctor Who’yu kelimelere dökmek hayli zor. Diziyi beğenen ve izlemekten kendini alamayan biri olarak çok da objektif yorumlar yapamayacağım. Diziyi ilk olarak “The God Complex” bölümüyle izlemeye başlamıştım. O bölümde anlatılan olaylar ve bölümün düşman uzaylısı güzel bir mesaj veriyordu. Bölümde odaları sürekli yer değiştiren, geçtiğiniz yolları ezberlemenize engel olacak şekilde hareket eden bir oteldesiniz. Otelde herkesin adına bir oda var ve bu odalarda oteldeki kişilerin hayatta en çok korktukları şey bulunuyor. Odanıza girip korktuğunuz şeyle karşılaştığınızda ise insani bir refleksle birine ya da bir şeye sığınmak istiyorsunuz. Tam o noktada ise kendisini Tanrı gibi gösteren uzaylımız devreye giriyor ve sizi korkuyla kendine çektikten sonra öldürüyor. Odalardaki korku unsurları ise çeşit çeşit, rengarenk. Zamanında size zorbalık yapmış okul arkadaşlarınız, beklenen fakat bir türlü gelmek bilmeyen bir dost, zamandaki bir kırılma, palyaço, kumarbazlık ve daha niceleri. Bilinçaltınızın derinliklerinde saklanmış ve orada olduğunu unuttuğunuz bir şey. Sizi şekillendiren bir travma.

İzlemek isteyenlere şimdiden keyifli seyirler. TARDIS’e hoşgeldiniz!


*zaman: İzafiyete tabi, tanımlamakta sıkıntı çekebileceğiniz, bazı insanlar için asla problem yaratmazken bazıları için tükenmekte olan kaynak, boyut.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: